rss rss

next page next page close

Haylaz Çocuklar

Hüseyin, Mazlum ve Mustafa’ya*

Devr-i Zaman bir döngünün orta yerinde
Sevdayı sırtlar çekip giderim
Her gördüğün düşün bir başka yerinde
El sallar zamana çekip giderim

Devransız davasız bir yolcuysam şayet
Serimde bela bir çocuk çığlıysa heyhat
Ne başım eğerim ne biat
Haykırır öfkemi çekip giderim

Bir faniyse bu devran bütün sözüme
Haylazlığım bakidir gönül gözüne
Çocukça bir nağme dostun yüzüne
Söylerim türkümü çekip gedirim

*Hüseyin Açıkal, Mazlum Keşkek, Mustafa Temel


next page next page close

Ağlamadık İşte

gurbetteli ersöz´e

bütün mevsimler sonbahar
sararan yapraklar değildik oysa
yaşam diye bellediğimiz ne varsa
çekip gitti düşlerimiz
umutlarımız kararmadı işte

bütün ayrılıklar hüzünlü
turna sürüsü değildik oysa
her gidiş yüreğimize ayrılıklar taşıdıysa da
her kavuşma gidilmek içindi
sonra gidenlerimiz çoğalınca
gözümüzde birikenler sağanağa dönüştü
ama ağlamadık işte

8 Ekim 97


next page next page close Yoksulluk aslına bakarsanız bir nevi özgürlüktür. Eğer çok şeye sahip olmazsanız elde etmeye ya da kaybetmemeye çalıştığınız şeyler için hayatınızı bir köle gibi geçirmezsiniz, böylece hayatınızı yaşarsınız! José Mujica"
next page next page close
thumbnail Photography zoom
next page next page close

Belirsizlik, gölgeler ve gerçekleşen mucize: Bir Kalp Nakli Hikayesi – II –

Kül yangını bir ülkenin bağrında savruluşumuz uzun yıllar önce gerçekleşmişti.
Bizi bu ülkeye savuran rüzgâr hangi mevsime aitti. Sürekli acıları yaşayan bir ülkenin yetim, öksüz çocukları gibiydik. Bağrında yaratıldığımız topraklar bizlerden çok uzaktaydı şimdi. Ve bizler savrulan bir kavmin trajedisini hep kendimizde taşıyacaktık.

Sonra her acıdan tatmaya başladık yavaş yavaş. Sanki kardeştik onlarla. Her tattığımız acı yürek pınarlarımızı gözlerimizde dışarıya taşımıyordu artık. İçimizde büyüyen kuraklık bir vahaya dönüşüyordu. Biz bunun bilmiyorduk henüz. Yağmurlar bizi çoktan terk etmişlerdi oysa. Köklerimizi bıraktığımız topraklar artık gövdemize su taşımıyordu çünkü.

Sevgilim, yaşam sevincim, geçip giden dakikaları ömrümden sayma.
Solan her yaprak, her canlı, her duygu, her gidiş ve belki de her dönmeyiş düşünce dağarcığımı allak bullak etmek üzere…

Koridorlar…
uzun soğuk, gecenin bir yarısını bekleyen koridorlar
uçup giden düşünce dünyamda arkama bakma isteğimi tetikliyorlar.
Dönmek istiyorum, boynumu son bir kez çevirip boylu boyunca uzandığım yatağımda sana bakmak istiyorum, belki de son defa. Deniyorum, direniyorum, başaramıyorum…
Başaramadım.

Koridorlar sessiz ve soğuk. Üşüyorum. Çok üşüyorum.
Sonra beni başka bir yatağa alıyorlar. Ameliyattan önceki son yatağa. Üşüdüğümü düşünen hemşire sıcacık bir yorgan getiriyor. Isınıyorum. Ve yeniden koridorlar boyunca yol alıyoruz. Tavana çakılı kalan gözlerimde biri biri ardına ışıklar geçiyor sadece. Bir şey düşünüyor muyum, bilmiyorum. Zaman kavramının anlamsızlaştığı o an saat 24:23 ü gösteriyordu. Her şey hazırdı artık. Benim dışımda.

Birazdan ağzıma bir maske takacaklar, biliyorum. Birazdan sağ kolumun tam ortasındaki damardan ince bir soğukluk hissedecem. Sıvı serin bir his bırakarak bütün benliğimi kaplayacak. Sonra bütün vücudum gevşeyecek, gözkapaklarım istem dışı gözlerimin üzerine düşecek…
Ben artık uyumak istiyorum. Göz kapaklarım kapanıyor zaten…

Hoş çakalın….
Uyudum. Uyumuşum. Uyandığımda Takvimler 18 Kasım 2011’i gösteriyormuş. Sonradan öğrendim. Oysa bir ömür geçmiş gibi hissediyordum.

Yeni hikayem böyle başlar işte ya da devam eder…
Sonbahar daha kapıyı kapamadan, başka kapılar açılmıştı bile. Hikâye bu ya, düşen son yapraklar başka yüreklerde yeşeriyordu hemen.

Ağaçların sonsuz yalnızlığını paylaşmak için yola çıktıklarında, ardından gelişecek olanları kim kestire bilirdi? Düşen her yaprak onların körpecik yüreklerinde yaşam sevinci olarak yeşeriyordu yeniden.

Yaşananları kim isimlendirebilirdi ki. Bunu hiç istemediler zaten. Korkularını avuçlarında taşıdıkları günler bile, acının çıldırtan sesine kulaklarını tıkadılar. Duyulan bütün çığlıkları yaşamın sesi olarak algıladılar çünkü.

İkiside bu kente ait değildi. İkisi de savrulmuştu. Rüzgârın savurduğu yapraklar gibi savrulmuşlardı. Bu uzak diyar-ı şehrinde, onları birleştiren şeyin rüzgar olduğunu düşündüklerinde yaprakları ve rüzgârı daha çok seviyorlardı.

Savrulan yapraklar, yeni bir mevsim için kendilerini rüzgâra bıraktıklarında, onlar, rüzgârı çoktan unutmuşlardı bile. Yüreklerinde kopan fırtınalar rüzgârın esintisini duyulmaz kılmıştı. Artık bütün ağaçlar korkunç bir yalnızlığa terkedilmişlerdi. Onlar ise başlayacak bu yalnızlığın birlikteliğini yaşayacaklardı belki de. Her şeyden habersiz.

Ama yanılmıştı zaman, rüzgar ve sonbahar!
Sonra seni duydum sevgili, seni duydum gecenin geç gelen sabahında. Hatırlamadığım onca şeyin arasında ellerini hissettim. Sesine avuçlar dolusu kelimleler yazarak karşılık verdim. Hatırla!

Yazdım. Yeni hayatımın ilk eylemi bu oldu işte: YAZMAK!


next page next page close

Eksik Yazı ya da Çaysız Sohbetler

Birol Abi`ye

Soluksuz bir hayat dilemiştim.
Hırslar yok.
Patikalar boyu yürümek vardı.
Yol üstü çay sohbetleri dileğimiz.
Uçurumlar çıkarsa yuvarlanmak neye yarar.
Sırt çantamızda ne ilk yardım, ne su var mataramızda.

İlk mola yerimizi belirledik; adını sen koy.
Adını bilmediğimiz zaman dilimleri çıkacaktır karşımıza.
Oysa yangınlardan kaçan bir coğrafya belirir belleğimizde. Anımsar dururuz ninelerimizin söylencelerini, başımız eğik. Belirsiz bir lisan belirir dağarcığımızda sonra, zorlanır tarih. Ve öyle kalırız. Büyür düşlerimiz, büyürüz. Sonra terk ettiklerinde bizi, vahasız bir çöl tadı kalır damağımızda. Susarız.

Ve susarız. Kimsecikler duymaz ne bizi ne dalgaların dövüp hırçınlaştırdığı Zamanı. Boynumuz bükük düşeriz yollara yeniden. Ne bir dağ ne de patika. Soğuk su başları tutulmuş, yaz sıcağı kavruğu tenimiz paramparça. Bıçağın kesmediği derimiz sancır. Haramiler işbaşındadır. Sağımız solumuz zulüm, önümüz sürgün. Ne bekleyenimiz var artık, ne de gidilecek bir vaha.

Uzağın içinde beliren vaha bize ait değildi. Biliyorduk. Ve öyle yürüdük.
Yürüdükçe uzaklaşan, uzaklaştıkça kendimiz olduğumuz bir anafor belirledik. Trajediler çağı değildi sanki. Senfonisi önceden yazılmış berbat bir dönenceydi artık bizimkisi.

Depremler yaşayan bir yürek düşünün şimdi. Hemen şimdi.
Kolay mı enkazı kaldırılan bir bedenin yüreğine dokunmak. Hüküm 17 Ağustostan önce miydi? Hangi beden enkazı kaldırılan depremin sesini duymazmış, söyle! Söyle sevgili Arkadaşım, bıçak yarası mı düşlerimizin gidemediği yer.

Bıçağın sırtı diyorum, deşsin tenimi. Acının her türlüsü kabulümdür. Hükmü kendinden mahkum bir sebep değilim çünkü. Gidemediğim her gerçeklik bana zulümdür. Gidemediğim her gerçeklik bana zulümdür. Sen yoksun, çünkü sen yoksun.
Yaşam böylesi bir şey olsa gerek, yoksa kabrine uğramadığımız güller neden dikenlerinden kanar.

Her yazı eksik, her çığlık yankısız, her uzak kimsesiz.
Tınıları diyordun arının mutluluk böyle bir şey
Gülüşün önce çok sonraları gelirdi kahkahaların
Kırıktı bir yerlerin göstermezdin
Görmesini bilenler gelsin

Birlikte gidemediğimiz zamanlar kaldı
Düşleriyle sonbahardan önce
Sonrası bir melankoli derler
Ya da sabır
Bıraktığın yerler duruyor öylece
Sohbetsiz çaysız

Hemşinli kardeşler de gelmiş
Yaylalar perişan
Dersim derdik birlikte
Sohbetler koyulaşır, demlenir
Rize çayı tek tesellimiz

Yollar geride kaldı biz gidemedik
Yıllar geride kaldı seremonilerden sonra
Karadeniz hırçın; bilirdin ve kükrerdin
Biraz ekmek biraz sohbet biraz da insan derdin
Sohbetler koyulaşır, demlenir
Rize çayı tek tesellimiz

Böyle değildi aslında hikayemiz
Oysa yazılanlar kağıt üzerinde kalmaz
Zaman da solar, bilirsin
Ne bir sohbet ne de çay tesellimiz
Anılara sığınır kalır kalbimiz
Çaresiz, kimsesiz


next page next page close

Oğul

Ethem Sarısülük için…

Yolun ötesi şimdi görünmez
kaldırımlar iner gökyüzünden
göremezsin yine de
ah oğul bahtsız oğul
mermi çekirdeği sancır tenimde
eğilen bir baş
doğrulan bir gövde değildim
yitip gitmenden önce

sen geldin sen gittin


next page next page close

Gördüm

Ah saçları belalı zaman, ah güzelim
çaresizim
dallarını göğe uzatan bir ağaç gördüm dün
üşüyordu
sokuldum ısınmak için
ürperdi kuş kapanı gözlerim
mutluluk dedi sonra
açıldı gözlerim
masal peri’nin değildi
tılsım benim

O zamanlar efsunluydu yaşamlar
çağ yangınları
duvar diplerinde büyüyen düşlerimiz
toprak damlı tek odalarımız
nenelerimizin dizlerinin diplerinde uyuklayan çocuk başlarımız
bembeyaz düşler içinde yarınlara uyanırdık

Önceleri ekmeğin anlamını bilmezdik
kokusunu çok sonraları öğrendik
besmeleyle başlayan her seremoni
ardı arkası gelmeyen yaşam tekrarları
ağız dolusu küfürler
çocuk duyarlılığımızın hangi dağarcığında saklı şimdi

Büyüdük
top oynamayı bıraktık
ne masallar gerçek ne de gerçekler masal

Berhava bir zamanın esintisi uzak’ta; gördüm
geçip gidiyor, geçip gidiyor


next page

Haylaz Çocuklar

Hüseyin, Mazlum ve Mustafa’ya* Devr-i Zaman bir döngünün orta yerinde Sevdayı sırtlar çekip giderim Her gördüğün düşün bir başka yerinde El sallar zamana çekip giderim Devransız davasız bir yolcuysam şayet Serimde bela bir çocuk çığlıysa heyhat Ne başım eğerim ne biat Haykırır öfkemi çekip giderim Bir faniyse bu devran bütün sözüme Haylazlığım bakidir gönül gözüne Çocukça bir nağme dostun yüzüne Söylerim türkümü çekip gedirim *Hüseyin Açıkal, Mazlum Keşkek, Mustafa...
article post

Ağlamadık İşte

gurbetteli ersöz´e bütün mevsimler sonbahar sararan yapraklar değildik oysa yaşam diye bellediğimiz ne varsa çekip gitti düşlerimiz umutlarımız kararmadı işte bütün ayrılıklar hüzünlü turna sürüsü değildik oysa her gidiş yüreğimize ayrılıklar taşıdıysa da her kavuşma gidilmek içindi sonra gidenlerimiz çoğalınca gözümüzde birikenler sağanağa dönüştü ama ağlamadık işte 8 Ekim...
article post
"Yoksulluk aslına bakarsanız bir nevi özgürlüktür. Eğer çok şeye sahip olmazsanız elde etmeye ya da kaybetmemeye çalıştığınız şeyler için hayatınızı bir köle gibi geçirmezsiniz, böylece hayatınızı yaşarsınız! José Mujica"
article post
thumbnail Photography article post

Belirsizlik, gölgeler ve gerçekleşen mucize: Bir Kalp Nakli Hikayesi – II –

Kül yangını bir ülkenin bağrında savruluşumuz uzun yıllar önce gerçekleşmişti. Bizi bu ülkeye savuran rüzgâr hangi mevsime aitti. Sürekli acıları yaşayan bir ülkenin yetim, öksüz çocukları gibiydik. Bağrında yaratıldığımız topraklar bizlerden çok uzaktaydı şimdi. Ve bizler savrulan bir kavmin trajedisini hep kendimizde taşıyacaktık. Sonra her acıdan tatmaya başladık yavaş yavaş. Sanki kardeştik onlarla. Her tattığımız acı yürek pınarlarımızı gözlerimizde dışarıya taşımıyordu artık. İçimizde büyüyen kuraklık bir vahaya dönüşüyordu. Biz bunun bilmiyorduk henüz. Yağmurlar bizi çoktan terk etmişlerdi oysa. Köklerimizi bıraktığımız topraklar artık gövdemize su taşımıyordu çünkü. Sevgilim, yaşam sevincim,...
article post

Eksik Yazı ya da Çaysız Sohbetler

Birol Abi`ye Soluksuz bir hayat dilemiştim. Hırslar yok. Patikalar boyu yürümek vardı. Yol üstü çay sohbetleri dileğimiz. Uçurumlar çıkarsa yuvarlanmak neye yarar. Sırt çantamızda ne ilk yardım, ne su var mataramızda. İlk mola yerimizi belirledik; adını sen koy. Adını bilmediğimiz zaman dilimleri çıkacaktır karşımıza. Oysa yangınlardan kaçan bir coğrafya belirir belleğimizde. Anımsar dururuz ninelerimizin söylencelerini, başımız eğik. Belirsiz bir lisan belirir dağarcığımızda sonra, zorlanır tarih. Ve öyle kalırız. Büyür düşlerimiz, büyürüz. Sonra terk ettiklerinde bizi, vahasız bir çöl tadı kalır damağımızda. Susarız. Ve susarız. Kimsecikler duymaz ne bizi ne...
article post

Oğul

Ethem Sarısülük için… Yolun ötesi şimdi görünmez kaldırımlar iner gökyüzünden göremezsin yine de ah oğul bahtsız oğul mermi çekirdeği sancır tenimde eğilen bir baş doğrulan bir gövde değildim yitip gitmenden önce sen geldin sen...
article post

Gördüm

Ah saçları belalı zaman, ah güzelim çaresizim dallarını göğe uzatan bir ağaç gördüm dün üşüyordu sokuldum ısınmak için ürperdi kuş kapanı gözlerim mutluluk dedi sonra açıldı gözlerim masal peri’nin değildi tılsım benim O zamanlar efsunluydu yaşamlar çağ yangınları duvar diplerinde büyüyen düşlerimiz toprak damlı tek odalarımız nenelerimizin dizlerinin diplerinde uyuklayan çocuk başlarımız bembeyaz düşler içinde yarınlara uyanırdık Önceleri ekmeğin anlamını bilmezdik kokusunu çok sonraları öğrendik besmeleyle başlayan her seremoni ardı arkası gelmeyen yaşam tekrarları ağız dolusu küfürler çocuk duyarlılığımızın hangi dağarcığında saklı şimdi Büyüdük top oynamayı bıraktık ne masallar...
article post