mavi bir yürüyüş
içinde beyaz baloncuklar
yaşam emareli
uzak içimdeydi
dışımda sen
elini versen titrer miydim
tutuşan bedenim
kalbim sen
dokununca ellerim
uzak uzak´ta
kalbimde sen
Sonra fırtınasız bir günde güneşin tenimizi ısıttığını fark etmemiştik bile.
Eteklerinde turkuaz salınımlarla dolanan şehir renk cümbüşünü hâreliyordu.
Ve sen yürüyordun. Güneş ışınları saçlarında gözbebeklerime yansırken, kısık gözlerle mavimsi yürüyüşünü izliyordum.
Ve geldin, güneşin bütün sıcaklığını kendinden çoğaltarak geldin. Sıcaktın; çok sıcaktın!
Toprağın bahar koktuğu herhangi bir mayıs sabahı sensiz uyanmak istemezdim oysa, ama uyanmıştım ve sen yoktun henüz. Olacak mıydın, bilmiyordum.
Sana dair sürekli işaretler arıyordum kendimce. Sonraları anladım ki ikimiz de rüzgârlarla bu kente, içinde bize ait hiçbir şeyin olmadığı bu kente savrulmuştuk. Rüzgarların savurduğu yapraklar gibiydik. Acı çekiyorduk. Bunu bilmiyorduk henüz. Sonradan da öğrenemeyecektik.
Günlerden herhangi bir gündü. Aylardan Haziran. Bu günü önemli kılan ne olabilirdi ki. Öylesine sıradan bir gün. Güneş, ışınlarını yatay olarak göndermeye başladığı akşam saatlerinde, beton binaların arasında yayılan sıcağın soluğunu tam hissedebiliyorduk. Boğucu değildi, serin rüzgarların okşamasıyla sakinleşiyorduk. Oturduğumuz yerde çaylarımızı yudumlarken, çaresiz bir sıkıntının pençesine düşmüş gibi hissetmek için, henüz erkendi. Sessizliğini izliyordum senin. Bu durum içimdeki sıkıntıyı büyütüyordu.
Sonra “Uzak” dedin… “Neden Uzak?”…
Beklemediğim bu soru beynime yığınca sorunun hücum etmesine sebep oldu. Bir karmaşa ve çaresizlik abidesi gibi öylece kalakaldım. Ne kadar sürdü bu durum kestirmek imkansızdı. Kendimi başka bir boyuttaymış gibi hissediyordum. Soluksuz kalmıştım.
Sonra yüreğimde peşi sıra kelimeler döküldü; benim beklemediğim, hazırlıksız yakalandığım kelimeler…
uzak bizden önce de vardı
bizden sonra var olacak mı
tut ki bir salıncak misali tutunmuşuz ona
gider gelir miyiz sürekli
diyelim ki sen yakınsın, hem de çok yakın
dokunabilir misin o zaman yüreğime
hissedebilir misin içimdeki uzağı
bak bu elim
ve karşımda sen
gerçekte uzak ‘ta olmadığını nerden bilebilirim
işte ellerim; yüreğim avuçlarımda
dokunabilir misin
Bir zaman tünelinin sonuna varmış gibi hissediyordum. Soluksuz kalmıştım; nefes alamıyordum. Sözcüklerin büyülü dünyasından gerçek dünyaya dönüşümün ne kadar sürdüğünü bilemiyorum.
Sonra ellerin sevgili, beni yaşama bağlayan ellerini hissettim. Hissettiğim sadece ellerin değildi, sonradan anladım. Ve ben artık sarsılan bir bedendim karşında. Gözlerine bakamıyordum çünkü.
Gözlerin Sevgili, yeşilin turkuazla buluşması gibiydi; ışıl ışıl ve berraktı. Bakamadım.
Seni hissediyordum; artık uzak’larda olan her şey anlamsızlaşmıştı.
Oturduğumuz yerde ne kadar sürdüğünü bilmediğim bir süre sonra kalktık. Yanımdaydın, ellerini ve yüreğinin atışlarını hissediyordum.
Yürüdük.
Ne kadar yürüdüğümüzü hatırlamak istemeden yürüdük. Şehrin ıssız bir köşesinde, büyük binaların arasında durduk. Gitme zamanıydı. Sen gidecektin. İkimiz de gitmek istemiyorduk oysa.
Durduk.
Güneş ışınları etkisini kaybetmek üzereydi. Sırtımızı yasladığımız barok mimarisi binanın kırmızı duvarlarından yansıyan sıcaklığı hissediyorduk. Öylece bir süre kaldık. Sonra göz göze geldik. Sen üzgündün. Ama mutluydun. Gözlerinin ışıltısı yüreğime akarken, sevinç damlalarının yüreğimi ıslatmasına izin vermedim.
Sarıldık.
Bir buluşma ya da veda havasındaydı sanki. İkisi de değildi oysa. O zamanlar bilmiyorduk, sonradan öğrendik.
Ayrıldık.
Buluşmak içindi ayrılığımız.
Sonra yürüdüm, öyle sevinçli, öyle haylaz. Şehrin kalabalık sokaklarını nasıl geçtiğimi hiç hatırlamıyorum. Yüreğim yerinde durmuyordu, içimde taşan şeyin ne oluğunu biliyordum aslında; sendin.
Sonra geldin! Gitmemek içindi gelişin. Ve öyle kaldın.
10 Haziran 2002 – Kasım 2014

