Uzak.
Ne tılsımlı bir sözcük.
Uzaklar sürekli beni çağırıyordu kendi yalnızlığına.
Ve ben gidiyordum.
Her yolculuk, içime doğru olan bu her gitme, hiç bitmeyecekti. Gitmek,artık yaşamın diğer adı olmuştu bende.
Sonra içimdeki uzakları yitirdiğim günleri yaşadım.
“insanlar neden intihar eder bilir misin? Bence insanlar uzakların yitirdiklerini hissettiklerinde yaşamlarına nokta koyarlar.” (erol anar)
Peki ben neden hala “yaşıyorum”?
“İntihara yazgılı bir hayat yaşamaktan rezilce diretirse ruh bedende önce ölür” (kime ait bu söz tam olarak bilmiyorum)
Bu önerme doğruysa peki ben hala neden yaşıyorum?
Yoksa ben bir “yaşayan ölü” müyüm?
Kendi içimdeki uzakları yitirdiğim günleri yaşadım.
Mevsim sonbahara yaklaşıyordu.
Oysa ben hayatımın baharındaydım daha…
Adı neydi sahi, sevim miydi yoksa. Yüzünü hatırlayamıyorum. Demek unutmuşum. Vay be, demek on yıldan fazla olmuş ha…
O zamanlar uzaklara böyle büyük anlamlar yükleyebilecek bir derinliğe sahip değildim. Şimdi daha iyi anlıyorum ki tek istediğim onun, o esmer kızın düşlerinde yola çıkmakmış, onun derinliklerine inip kendimi yitirip yitirip bulmakmış…
Sonbahar yaklaşıyordu.
İçimi tarifi mümkün olmayan acıların ayak sesleri kaplıyordu.
Yanılmamıştım.
Son bir akşam henüz olmamıştı, bir avuç toprağına nice yaşamlar vermek istediğim köyde, yüreğimde büyük bir parça bıraktığım o köyde.
Biz yürüdük, öyle sessiz.
Ayrılığın yürüyüşüydü, belliydi.
Boğazımda bir şeyler düğümlenmişti, onun bilmiyorum. Hiç bir zaman da öğrenemedim.
Konuşursam sanki büyü bozulacaktı.
Sustum. Sustuk.
Yürüyorduk.
Gölgelerimiz gittikçe büyüyordu, demek akşam oluyordu. Ve güneş tepelerin üzerinde son bir kez belki de gülümseyip kaybolmuştu. Meşe ağaçları yüreğimde bir hüzün abidesi olarak yer ettiler. Sanki onlar ağlıyordu. Sanki ikimiz idik onları son görecek olanlar.
Saatlerce sessiz yürüdüğümüz yolda bir yaşlı amcaya rastladık. Hayret, ne o konuştu ne biz. Önünde geçip giderken oturduğu yerden arkamızda bakakaldı. Epey yürüdükten sonra dönüp arkama bakma isteği doğdu. O hala bize bakıyordu.
Sahi o yaşlı amca ne düşünüyordu o zaman. Bilmiyorum. Hiç bir zaman da öğrenemedim.
Ve o gitti.
Düşlerimi de birlikte götürdü.
Düşsüz kalınca uzaklarımı yitirdiğimi nerden bilebilirdim ki.
Söyle Zera, neden geleceğimizi hep geçmişten kurarız?
Sonra ben yitmiştim
Artık her şey anlamını yitirmişti. Çünkü uzaklarımı yitirmiştim ben. Bunu o zaman bilmiyordum henüz.
Demek gerçeği anlamak için yıllarımı vermem gerekiyordu. Demek gerçek bu kadar “basit” miş…
Şimdi ben senden neyi arıyorum Zera.
Yaşamımın artık düşlerle kuşatıldığı bir iklimde bir serap mısın yoksa?
Sonra ben kendi uzaklarımı yitirdiğim için Uzak’a gittim. Kaçtım mı desem acaba.
Peki ama ben kimden kaçıyordum, ya da ben Uzak’ta neyi bulacağımı sanıyordum, o zamanlar bilmiyordum. Bildiğimde ise başka bir insan olmuştum.
Haziran 2001
