yazılar

Kendini Arayan Adam

Erken uyanmıştı adam. Kendini yokladı. Çok da kötü hissetmiyordu. Parmak uçlarına basarak yattığı odanın içinde dolaşıyordu. Yol için biraz azık hazırladı sonra. Kapıyı oldukça yavaş bir şekilde aştı. Kapı aralığında yandaki odada yatmakta olana baktı. Oda tam aydınlık değildi. Bir yüz ancak seçilebiliyordu. Boynunu hafif eğmiş, bir eli başının üzerinde, saçları ise yastığın üzerine dağılmış bir kadın yatıyordu. Bir süre öylece uyuyan kadına baktı. Saçları güneşin dokunuşlarından şekillenmişti sanki. Yüzü şafağa yakın bir tebessümü taşıyordu.

Kapıyı yavaşça ardından kapayıp dışarı çıktı.
Yolda yürürken bu kenti artık terk etmeli diye geçirdi içinden.

Bunca yükü nasıl taşıyacağını düşünürken güneşin daha doğmadığını fark etti. Yürürken beyninde gerçekleşenler kendisini dünyada soyutlamıştı. Hiçbir şey belirgin değildi. İçinde derin uçurumlar beliriyordu. Cevaplayamadığı yığınca soru beyine hücum ederken, o çaresizliğin pençesinde sadece anlam dışı bir acının soluğunu hissediyordu.

Bütün bunların olması gerekiyor muydu? Olan neydi peki? Çok mu bencil davranmıştı. Şu an yaşadığı duygulara kendi içinde gerçekleştirdiği bütün sevgi adacıklarını yıkarak kurban mı edecekti? Birden, yüzünden bir tebessüm belirir gibi oldu, sonra yine kendini belirsizliğe bıraktı. Yüreği göğüs kafesini öyle bir zorluyordu ki, bir an göğüs kafesini parçalayıp dışarı çıkacağını sandı.

Her şey bir anda olup ve bitmemişti. Olup bitmeyen neydi? Adını koymakta zorlandığı gerçeklik onda ne arıyordu? Hissettikleri bir yanılsama ise bütün bunlar nedendi?

Zaman kavramı anlamını yitirmişti. Zamanın bir tüneline girmiş gibi kendinden uzaklaşmıştı. Duygu dünyasındaki bu altüst oluş bütün bedenini esir almıştı.

O uzak kasaba belirdi gözlerinin önünde.
Geceydi. Ve gece kendi karanlığını arar gibi çırpınıyordu sanki. Sesini dinlemeye çalıştığı gecenin, sesi de yoktu henüz. Uzandığı yerde onu hissetmeye çalıştı. Ama boşuna. Şafak yaklaşmıştı. Perdeler arasında ışık huzmeleri zoraki bir çabayla içeri süzülmeye çalışıyorlardı.

Neredeyim, hangi zamanları yaşıyorum, karanlıklar benden ne istiyor? Yığınca soru birbiri ardına beynine hücum ederken o, ipekten, gül kokan bir elin gözlerine dokunuşlarıyla gerçeğin içinde buldu kendisini. “Hastalıktan uzaklaş, kesin uzaklaş ondan. Senin hasta olmana izin veremem ”dedi kadın. “Hasta değilim ben, sadece yorgunum, geçer ” sözleri çok istekli olarak çıkmadı adamın ağzından. Sanki binlerce yıl geçmişten konuşur gibiydi. Ah bunun anlamını bir çözebilseydi. “ Hep yanında olacağım, her zaman” . Kadının bu son sözü üzerine bir işaret aradı, ama nafile. Hiç bir belirti yoktu çünkü, ne o anda, ne de gelecekte. “ Umarım” dedi binlerce yılın yükünü o anda taşıyan adam. “ Umarım “ dedi tekrarlayarak. Yüzünü kucaklayan gül kokan o ellerin, bir yol çizebilmesini çok isterdi. Gülden bir yol.

Her tarafına yayılan sıcaklık beli belirsiz soluk alış verişine de yansıdı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Kadının sıcak dokunuşları ve nefesi sınırsız bir zamanda gerçekleşiyordu. Ve o kendini bir masalın kollarına bırakmaya hazırlanıyordu ki, kadın şafaktan ödünç aldığı buseleri onun alnına ve yanaklarına usulca bıraktı. Orada ayrılmak istemiyordu. İkisi de bunu ne çok istediklerini ilk fark ettiler. Yine de ayrıldı kadın. Kendini zorlayanın ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu oysa. Adamın gözlerine dokunurken kendini hissettiğinin farkındaydı. Bulamadığı yığınca sorunun cevabını bırakıp gitmek daha acı veriyordu ona, bunu biliyordu, yine de onu tercih etti.

Gece çekildi, gün alacaydı artık. Sonra o evin bütün halkı da kendine çekildi ve uykunun o güzel kollarına. Ve kadın da. O ise dışarının muhteşem dinginliği ve diriliğini izlemeye başladı yattığı odanın pencere camının perdesini aralayarak.

Kuş sesleri çoktan sabaha karışmıştı. Bir süre sonra, o da kendini uykunun kollarına bıraktı.

Mart – Haziran 2011